• Aug
  • 29
  • 2014

WCF ile ASP.NET Web API nedir, ne değildir…

Tags: , , , , | View: 154 | Comments:

Servis kavramının, teknolojik olarak çeşitlenmesi ve gelişmesi ile yeni kavramların hayatımıza girmesi, ya da daha çok karşımıza çıkıyor olması bazı karmaşıklıklara yol açıyor gibi. Son zamanlarda gördüğüm, duyduğum ve yaşadığım en büyük karmaşıklık WCF(Windows Communication Foundation) ve ASP.NET Web API‘ın karşılaştırılması. WCF’in kullanımına göre, belki bir noktada ASP.NET Web API ile karşılaştırılabilir ama genel çerçevede ikisi de farklı sepette olan elma ve armut…Haa ikisi de meyve, o ayrı :D

En basitinden WCF, servis odaklı uygulamalar geliştirmek için kullanılan bir geliştirme platformu ya da modeli. ASP.NET Web API ise HTTP, üzerinden RESTful servisler geliştirmek için kullanılan bir framework. Buradaki tek ortak nokta ikisinin de belli amaçlar doğrultusunda servis yaratmak için kullanılması.

serviceASP.NET Web API’den önce WCF’de de RESTful servisler geliştirmek mümkündü. ASP.NET Web API, WCF Web API’nin geliştirilmiş ve dönüştürülmüş hali. Bu dönüşümün sebebinin RESTful servislerinin, WCF’in ağır konfigürasyon alt yapısına gerek duymaması ve ASP.NET MVC modelinin, Web API kavramına daha yakın olması olarak söyleyebilirim.

WCF ile geliştirilen servisler, SOAP spesifikasyonu ile HTTP,TCP,MSMQ gibi transfer protokolleri üzerinden sunulmaktadır. ASP.NET Web API ise HTTP transfer protokolü üzerinden servisler sunmak içindir. Bu tip servislere RESTful servisler deniyor.Internet Media Type olarak adlandırılan veri formatları bu servislerin çıktılarıdır. JSON bunların en çok kullanılan ve en çok bilineni. Bunun dışında XML de olabilir tabi ki.

Genelde ikisinin tercih edilme sebebi, servisi kullanacak client’ların SOAP’ı yorumlayabilme ve yorumlama şekli oluyor. SOAP’ın, browser’lar tarafından direkt olarak yorumlanaması, web uygulamalarında RESTful servislerin biraz daha popüler olmasında önemli bir nokta desem çok da yanılmam sanırım. Client olarak nitelendirilebilecek browser’lar, üzerinde çalışan javascript kütüphanelerinin ve framework’lerinin RESTful servisleri kullanım kolaylığı, geliştirme kolaylığ ile de birleşince RESTful servisler doğal olarak daha çok tercih ediliyor.

WCF üzerinden sunulan servisler, WS-* standartlarına uygun olup, ekstra Transaction, Reliable Messaging Model gibi biraz daha yönetilebilir alt yapılara sahip olurlar. ASP.NET Web API ile geliştirilmiş bir RESTful serviste bunlar pek mümkün değildir. Ayrıca RESTful servisler stateless’dır. State’lerin(durumların) hep taşınmasına yönelik bir yaklaşımı vardır. REST’deki ST’de zaten State Transefer buna denk geliyor… :D

WCF servisi mi ya da ASP.NET Web API ile RESTful servisi mi geliştirim kararı, tamamen ihtiyaca göre verilen bir karar olmalı. ASP.NET Web API ya da RESTful servisler, WCF’den daha iyi ya da onun yerini alacak kavramlar değil. WCF ya da ASP.NET Web API tercihi, servisi kullanacak client’a ve servisin sunulacağı yönteme göre verilmelidir. Aman diyim…

Devam…

  • Aug
  • 22
  • 2014

Büyük yarış…300 deniz mili…43 saat bir yelkenlide…

Tags: , | View: 233 | Comments:

Yaklaşık bir yıldır yelkene sarmış durumdayım. Aslında uzun zamandır istiyordum ama malum…İmkan konusunda oldukça sıkıntılı bir spor. Spor mu gerçi; bilemiyorum. Ama benim yaptığım, daha doğrusu yapmaya çalıştığım kesinlike keyif ya da hobby olarak adlandırılabilecek bir şey değil. Yarış ve mücadele kısmı olduğundan spor sanırım doğru bir ifade…Evet, evet…Spor…

Rotaİşimden dolayı tanışma imkanı bulduğum yelkenle, yaklaşık 4 aydır da yarışlara katılıyorum. Fenerbahçe-Garanti ilişkisi kapsamında, Fenerbahçe 1 teknesiyle, bu seneki TAYK trofesini takip ediyoruz. Dan-dun böyle girdim ama taaa başa dönersem, uzun…Yaz, yaz bitmez…Bu yazının olayı, “büyük yarış” ya da “aşağı yarışı” olarak adlandırılan, Türkiye’nin en uzun ve büyük yarışı olan “Deniz Kuvvetleri Kupası Yat Yarışı“. İstanbul’dan çıkıp, Ege denizinden, Sığacık,İzmir’e kadar yaklaşık 300 deniz mili…

11 Ağustos günü, saat 16.00′da, Çengelköy’den 61 yelkenli hareket ettik. Marmara Adası, Çanakkale Boğazı, Midilli Adası, Karaburun şeklinde kabaca bir rota ile Sığacık’a ulaşmamız gerekiyordu. Uzun bir yol yani… Öncesinde bol içecek ve tok tutacak yiyecek takviyesi yaptığımız yelkenli ile sürekli denizin üstünde, 2 gün…En iyi ihtimal bu da…

Start

11 Ağustos, saat 16.20 civarı start verildi ve 61 yelkenli hep beraber, boğazı selamlayarak yola koyulduk. Ekipteki çoğu kişinin ilk uzun yolcuğu olmasından dolayı, genel bir heyecan hepimizde vardı sanırım. Ekibe en yeni katılan ben olduğum için, bendeki heyecan bir parça daha fazlaydı galiba. Bu heyecan ve yeni yola çıkmamız bizi bayaa oyaladı. Sakin ve ideal bir havada seyir ediyor olmamız, keyif almamıza da yardım ediyordu. Balon ile kavançasız ilerliyor olmamız, ekipteki güçü de korumamızda başlarda yardım eden bir faktör oldu. Malum önümüzde kocaman 2 gece var…Minimum eforla, maksimum performansı almamız lazım dimi… Güneşi batırmamız ile beraber, etrafımızdaki 61 yelkenli ile aramız açıldı…Kimileri geride kaldı, kimileri teknelerinden dolayı rüzgarı daha iyi kullanıp ileri gitti…Kimileri de ilerideki rüzgarları düşünüp rotalarında değişiklik yaptı…

Güneşi batırdıktan biraz sonra, ayı çıkardık…Şansımıza yarışın yapıldığı dönem, dolunaya denk geliyordu ve geceleri kocaman bir ay ile seyir yapma şansını elde ettik…Manzaraydı, dolunaydı, yakamozdu falan bunları geçtim, gecenin köründe, denizin ortasında ay ışığı büyük nimet…Yoksa göz gözü görmüyor…Manzara

Oldukça sağlam bir içecek ve yiyecek erzağımız vardı diyebilirim. Filodaki diğer teknelerin hepsini bilmiyorum ama, konfor ve erzak konusunda en birinci bizim tekne olmuştur diye düşünüyorum. 13 kişilik ekibimiz için oldukça geniş bir menümüz vardı. Hatta böyle bir yarış için biraz abartmış bile olabiliriz belki… Sarma dolma, kuru köfte, yoğurtlu makarna ile “gün” formatında öğünlerimiz bile oldu…Arada “neşeli” birşeyler diye adlandırdığımız abur-cuburlar ile de bol bol neşelendik…Yaa ama olsun bunlarda, biraz da keyfini çıkaralım…300 mil, boru değil…Bunlarda olmasa, nasıl geçerdi bilemiyorum.Haaa bu arada, çay bile demledik… :)

 

Neyse, nerede kalmıştık…Dolunayı çıkarmıştık en son. Gece 12′yi geçirmemizle beraber yavaş yavaş yorgunluk belirtileri, dinlenme fasılları başladı. Bir kaç kişi stand-by moduna geçip dinleniyor, diğer kişiler balonla oynuyordu. Çok bilinçli olmasa da güzel bir iş bölümü yaptığımızı düşünüyorum. İlk gün olmasından ve bendeki ekstra heyecandan dolayı pek stand-by moduna geçemedim.

Kakara kikiri derken, güneşin ilk ışıkları ile yeni güne merhaba dedik. Çanakkale Boğazı’na yaklaşmış olmamız ve etrafımızdaki gemiler falan hepimizi canlandırdı. Gün ışığı ile beraber filodaki diğer tekneler ile de göz teması kurabilmemiz yarışın heyecanını da zaman zaman hatırlattı. Yoksa pek takdığımız yoktu galiba :)

Devam…

  • Aug
  • 05
  • 2014

Martin Fowler, “Continuous Delivery and Design” etkinliği için 11 Eylül’de İstanbul’da…

Tags: | View: 477 | Comments:

Yazılım geliştirme dünyasının en önemli ve önde gelen isimlerinden Martin Fowler, 11 Eylül 2014 tarihinde İstanbul’da “Continuous Delivery and Design” etkinliğinde olacak. HepsiBurada ve Scrum Turkey katkıları ile düzenlenen bu etkinlik, ThoughtWorks‘ün Türkiye ofisinin açılışını bir nevi resmileştirmiş olacak diyebilirim sanırım. Etkinlikte yine ThoughtWorks çalışanlarından, David Elliman, Cengiz Han, İsa Göksu ve Ben Kappler da çeşitli oturumlar ile tecrübelerini paylaşacak.

Etkinlik ile ayrıntılı bilgileri almak ve katılmak için burayı ziyaret ederbilirsiniz.

Program

thoughtworksevent

Sponsorlar

thoughtworksevent_sponsors

 

 

  • Jul
  • 02
  • 2014

jsist, 27-28 Eylül 2014′de İstanbul’da…

Tags: | View: 360 | Comments:

jİstanbul ve Koç Üniversitesi, 27-28 Eylül 2014 tarihinde gerçekleşecek, 2 günlük bir javascript etkinliği düzenliyor. jsist olarak adlandırılan etkinlikte, javascript ve javascript ile ilgili son teknolojiler, konusunda tecrübeli kişiler tarafından anlatılacak. Önümüzdeki günlerde içeriği de paylaşılacak olan etkinlik ile ilgili ayrıntıları ve katılım bilgilerini http://jsist.org/ adresinden takip edebilirsiniz. Elinizi çabuk tutun derim. Etkinlik katılım ücreti şu sıralar indirimde.

speakers

  • Jun
  • 22
  • 2014

IT sektöründe çalışan insanların en büyük problemi…

Tags: | View: 496 | Comments:

IT sektöründe çalışan insanların en büyük problemlerinden biri de, yaptığı işi, sektör ile alakası olmayan ya da teknolojiyi çok takip etmeyen ya da kullanmayan insanlara, yaptığı işi tarif etmek olsa gerek… En basitinden, hangimizin anneannesi,babaannesi ve dedesi yaptığımız işten haberdar… Ne yapıyorum ben diye sorsam, stress mtress yaratıp, sıkıntıya sokarım diye korkuyorum…Yaşlı insanlar sonuçta… (:

Bindiğiniz takside muhabbet açmaya çalışan şöförün, “Ne iş yapıyorsun? Bilgisayarcısın demek…Şimdi tam olarak ne oluyor yani?” şeklindeki ölümcül soruları bir yana,  eşin, dostun ya da aile bireylerinin “Yaa şimdi bu bilgisayarların en iyisi hangisi? En iyi virüs programı ne? Bizim ufaklık oyun oynamasın, nasıl engelleriz?” gibi soruları bir yana olsun, bir şekilde cevap vermemiz beklenen sorular her an, her yerde karşınıza çıkıyordur. Şahsen benim çok çıkıyor… Hatta kimi zaman, öyle zor(?) sorular geliyor ki ne diyeceğimi şaşırıyorum. Bu kadar mı kompleks ya da bu kadar mı bir şey ifade etmeyen bir mesleğim var diye düşünmüyor değilim…

software_developer

Donanım tarafıyla ilgili olsam, biraz daha kolay olacaktı sanırım bazı şeyler… En azından somut olarak bir çıktısı var…Ama yazılıma yoğunlaşınca, uzaya roket çıkartıyormuşum izlenimi, “en ucuz ve en hızlı bilgisayar şimdi hangisi” sorusuna verdiğim cevabın tatminsizliği ve sonrasındaki “yaaa sen de, hiç bir şey bilmiyorsun” tepkisiyle alt üst oluyor…Üzülüyorum…:D

Yazılım yapıyorum diyince,  yetmeyeceğini bildiğimden “Bilgisayarda kullandığınız o programlar var ya, işte onları bilgisayarın anlayacağı şekilde kodlar ile yazıyorum” diye efendi efendi anlatmaya çalışsam da, “Kağıda mı yazıyorsunuz peki?” ya da “Benim anlamadığım şeyi, bilgisayar nasıl anlıyor?” şeklinde tepkiler gelince, bazen isyan da etmiyor değilim… Teknoloji hayatımıza girdikçe, insanoğlunun da merak ve öğrenme isteği artıyor doğal olarak; hak veriyor ve efendiliğimden dolayı da söylemek istediklerimi söyleyemiyorum…

Dışardan bir insan gözü ile baktığımda da, bir programın arkasında atılan taklaların, algoritmaların, tasarım kalıplarının, “yok efendim burada “IoC” implementasyonu yaptım ki, şöyle olsun”, “burada DDD presinplerini kullandım”, “servis alt yapısı çok süper ve stabil oldu, aferim bana” gibi konuların bir hiç olduğunu görüyorum…Daha da üzülüyorum…

Neyse, yine efendiliğimi koruyup burada bitiriyorum şimdilik… :D

  • Jun
  • 03
  • 2014

Visual Studio “14″ CTP’si yayınlandı…

Tags: , , , , | View: 431 | Comments:

Geçtiğimiz aylarda, Microsoft, geliştiriciler için bir çok yeniliği ve yeni ürünü sundu. Bunlardan sanırım en çok merak uyandıran ASP.NET vNext oldu desem çok yanılmış olmam.

Bugün itibari ile bu yenilikleri kapsayan ve daha bir çok yenilik ile tanışmamızı sağlayacak olan Visual Studio’nun yeni, evet yanlış okumadınız, “yeni” versiyonun ilk CTP’sini yayınladı. Visual Studio “14″ adıyla yayınlanan bu CTP’yi bu adresten indirip kurabilirsiniz.

Bu CTP versiyonunda, ASP.NET vNext ile duyurulan yenilikleri geliştirebileceğiniz ortama, Rosyln’nin yeniliklerine sahip olmuş olacaksınız. İlgileniyorsanız mutlaka kurun ve kurcalayın derim. Ancak Microsoft’un da altını çizdiği bir noktayı, ben de belirtim; mutlaka ayrı bir bilgisayara ya da VM’e ve önceki Visual Studio versiyonlarının olmadığı bir şekilde kurun.

  • May
  • 29
  • 2014

Deadline…Proje teslim tarihi değil, ruhu teslim tarihi…

Tags: , | View: 486 | Comments:

Son zamanlarda çevremde konusu geçtiği için “fazla mesai” ve “sinir-stres” ile ilgili bir şeyler karalamak istedim. Bir nevi sesli düşünme belki…Neyse…Esnek çalışma saatleri altında, IT sektöründe bir şekilde “fazla mesai” kavramı kendine yer bulmuş; bazen güzel sonuçlara vesile olsa da, çoğu zaman çok can yakan bir kavram aslında. Zamanında bu ikisini de çok yaşadığım diyebilirim. “Fazla mesai”, bazı problemlerin “sinir-stres” kıvamının çok yüksek olması ile çirkinleşen bir olay aslında…Yoksa yapılan işin kalitesini arttırma isteği ile güzel sonuçları da oluyor. Ama ne yazık ki can yakan kısmı daha çok…

Kimse normal çalışma saatleri dışında, bir şirkette fazladan çalışmayı tercih etmez. Sektöre yeni girmiş ve bilgiye aç insanlar da olsa bir süre sonra, herkes kendi zamanını yönetmeyi ve korumayı ister. Bu mesleğinizi ve yaptığınız işi çok sevseniz bile geçerli olan bir durum. Bu noktada; eee madem tercih edilen bir şey değil, peki neden “fazla mesai” yapıyoruz sorusu herkesin sorduğu bir sorudur sanırım. Bu soruya, yapılan işin yönetimi ve yapılma şekilleri başta olmak üzere herkesin söyleyecek, şikayet edecek bir şeyi mutlaka vardır. Üst düzey yöneticeden, geliştiriciye, sistemciden, proje yöneticisine kadar her IT çalışanının, çok da doğru tespitleri mutlaka vardır. Kısaca, şikayet etmekte herkes haklı…Ama peki çözüm? Tam bir bilinmez…

Aslında bütün olay müşteri-proje ilişkisinin, tüm paydaşlar tarafından düzgün yönetilmemesinden kaynaklanıyor.“Deadline” kavramı, proje teslim tarihi değil de, ruhu teslim tarihi olarak çirkin bir hal alıyor. İlk zamanlarda güllük gülistanlık olan proje, sıkışık bir takvim içerisinde, kalitesiz bir duruma düşüyor. “Fazla mesai”ler, bug’lar, bitmeyen geceler de ek olarak yanında geliyor…

Bir geliştiricinin “Bu 2 hafta da olmaz, 3 hafta da biter, 2 hafta da isteniyorsa, şu eksik olur.” gibi yorumları yönetici/müdür tarafından dikkate alınmazsa, aynı şekilde yönetici/müdür bunu düzgün bir şekilde müşteriye/üst yönetime anlatmazsa, alt pozisyondaki paydaşlar öncelikli olmak koşulu ile herkes bir süre sonra olumsuz etkilenir, -ki etkileniyor da. Kimisine “fazla mesai”, kimisine “sinir-stres” şeklinde yansıyor ne yazık ki… Bu süreçler içinde, bir de araya kişisel çıkarlar ve egolar girdi mi, offff eğlenceye gel… Sözde, her şey projeyi zamanında teslim etmek için… Ama pratikte gelinen durum pek iç açıcı olmuyor.

Devam…