Arda Çetinkaya Thoughts on software, with the occasional personal rambling…

Yazılım geliştirirken karşılaştığımız problemler ya da karşılamamız gereken ihtiyaçlar ne kadar farklı olsada, bir noktada bu problem ve ihtiyaçlara bakış açısı ortak hale geliyor. Belli kalite özelliklerini korumak ve katma değer katan çözümler oluşturabilmek için bu ortak nokta da prensipler ile karşılaşıyoruz. Bir kaç önceki yazımda ortaya atılan bu prensiplerden bahsetmeye başlamıştım. Şimdi bir kaç tanesinden daha bahsetmek istiyorum.

DRY – Don’t Repeat Yourself

Geliştirdiğimiz yazılımlarda, -hatta biraz daha derine girim; sınıflarda/metodlarda asıl katma değeri oluştururuz. Yani temelinde, bir metod içerisindeki yazdığımız algoritma ya da oluşturduğumuz obje modeli karşılamamız gereken ihtiyacın ya da çözülmesi gereken problemin cevabıdır. Çözmeye çalıştığımız problemler büyüdükçe ve karmaşık hale geldikçe, daha önce kullanmış olduğumuz cevapları tekrar kullanmaya başlarız. Bu noktada DRY prensibi dur der. Kendini tekrarlama diye karşımıza çıkar.

Geliştirdiğimiz yazılımlarda, çözüm olarak oluşturduğumuz yapıların yazılım içerisinde tek bir tane olması gereklidir.  Bunun önüne geçemezsek, bir problem için, aynı çözümün birden fazla versiyonu kodun içerisinde kendine yer bulur… Gelişir, gelişir, büyür ve kodun bakımını zorlaştırır. E-mail validasyonu yapan bir yapı ile aynı validasyonun daha farklı bir string operasyonu ile yapılıyor olması, yazılım içinde de tutarsızlığa yol açar. Sonra uğraş dur…

Kod yazarken, daha önce benzer bir çözüme benzediğini düşüyorsanız, o çözümü re-use edilebilecek hale getirmek en uygunu olacaktır.  DRY prensibini uygulamak için code-generation araçları ve kod dökümantasyonu oluşturan araçlardan faydalanmak kolaylık sağlayacaktır. Referans kitabı olarak arasıra danıştığım, David Thomas-Andrew Hunt ikilisinin yazdığı, The Pragmatic Programmer kitabını DRY prensibi ile ilgili olarak şiddetle tavsiye ederim. Uygulanabilirliği konusunda güzel ip uçları içermekte.

SoC – Seperation Of Concerns

separation of concernsSoC, yazılımdaki elemanların kendilerine özel olmasını, sorumluluklarının kendilerine ait olup, başka elemanlar ile paylaşmamasını söyler. Sorumlulukların ayrı olmasının gerekliliği bu prensibin altını çizdiği temel noktadır.  Yazılımı geliştirirken, “sınır” diyebileceğimiz kavramlar bu sorumlulukları bir birinden ayıran en net ifadeler olabilir. En basitinden, layer ve tier kavramları ile belli sorumlulukları bir birinden ayırırız. Birazcık daha içeri girersek, yazılım bileşenlerimizin namespace’leri de, sorumlulukları ayırmak için kullanabileceğimiz sınırlardır diyebiliriz.

Genelde bu sorumlulukları belirlerken, çok küçük parçalara kadar inmeye çalışırız. Çok küçük parçalardan daha önemli olan sorumluluk kümelerinin net ve ayrı olabilmesidir. Einstein’nın bir lafı vardır çok hoşuma giden,  “Make everything as simple as possible, but not simpler.” Her şeyi basit yap ama daha basit yapma…Benzer şekilde sorumlulukları küçük parçalara ayır ama daha da küçültme şeklinde bu konu için yorumlayabilirim. Sorumluluk kümelerini iyi oluşturamazsak, ayrık ayrık bir sürü parça sistemde kaybolur gider. Bu da çok iyi bir şey değil.

Yazılım içindeki bileşenlerin bir birine bağlılık derecesi(coupling) ve bileşenler içerisindeki sorumluluk ilişksi(cohesion), SoC prensibi için önemli iki kavramdır. Bileşenlerin bağlılık derecesinin düşük olması ve bir bileşen içindeki sorumluluk ilişkisinin yüksek olması her zaman tercih edilmelidir. Yani low-coupling, high-cohesion olmazsa olmaz… Bu sayede bağlılık derecesi düşük olursa, sorumlulukar bileşen başına dağılmış olacağından yazılımın kontrolü bizim elimizde daha kolay olacaktır.  Bileşenler içerisindeki sorumluluklarında bir birlerine yakın olması, re-usebility’i ortaya çıkaracaktır.

SoC prensibi, geliştirdiğimiz yazılımları genişletebilir yapabilmenin de en önemli noktasıdır. Sorumlulukları ve bağlılıkları iyi ayırabilmeyi söylediğinden dolayı, yazılımlarımızın esnek ve genişleyebilecek alt yapıda olmasına ön ayak olur.

Bu iki önemli prensip de yazılım geliştirmede oldukça önemli konuların altını çiziyor. Pratik olarak zaman zaman dikkat etmesi zor olsa da, gerçekleştirildiği takdirde oldukça faydalı sonuç vereceklerdir.

18 Ekim Cumartesi günü, İstanbul Şehir Üniversitesi‘nde düzenlenecek olan, artık geleneksel hale gelen, NedirTV?com’un bir etkinliği mevcut. Yazılım ve yazılım sektörü ile ilgili çeşitli konuların deneyimli ve tanıdık simalar tarafından paylaşılacağı bu mütevazi ve sıcak etkinliği kaçırmamanızı tavsiye ederim. Benim de Microservices ile ilgili sesli düşüneceğim bir sunumum olacak. Fırsat yaratıp da uzun süredir göremediğim arkadaşları da bu vesile ile görecek olmak benim için ayrı bir motivasyon. 🙂

Etkinlik programı ve ayrıntıları aşağıdaki gibi; katılmak için bu adresteki kayıt formunu doldurmanız gerekmekte.

18EkimNedirtv.com‘un düzenlediği Yazılım Teknolojileri Seminerleri yazılım dünyasının deneyimli konuşmacılarını bir araya getiren yazılım ve bilişim teknolojileri etkinliğidir. Arda Çetinkaya, Burak Selim Şenyurt, Ercan Bozkurt, Muhammed Cuma Tahiroğlu ve Nezih Tınas‘ın etkinlik boyunca yapacağı beş farklı sunuma katılmak için etkinlik.com.tr üzerindeki kayıt formunu doldurmanız yeterlidir.

Etkinlik programı
10:00 Kurumsal Uygulamaları(Enterprise Applications) Tanıyalım – Burak Selim Şenyurt
11:10 Bir “Canlı Ön Analiz” Toplantısı – Nezih Tınas
12:20 Ara
13:00 Microservices – Arda Çetinkaya
14:10 Fonksiyonel Paradigma – Muhammed Cuma Tahiroğlu
15:30 Sanal Gerçeklik – Ercan Bozkurt

Sunumlar boyunca sponsorlarımızın ilettiği sürpriz hediyelerimiz olacaktır.

Etkinlik Sponsorları
Microsoft Türkiye
Dikeyeksen Yayıncılık
Kariyer Mimarı
Portya

Destekleyenler
İstanbul Şehir Üniversitesi Kuluçka Merkezi

 

Bu etkinliğin gerçekleşmesini sağlayan ve bana da yer veren NedirTV?com‘a ve Uğur Umutluoğlu‘na buradan tekrar teşekkür ederim. Etkinlikte görüşmek üzere.

Test kavramı bir yazılım için olmazsa olmaz. Sanırım artık bu herkesin kabul ettiği bir şey. Yazılımın çalıştığını kanıtlamak, ihtiyaçları karşıladığını göstermek ve belli kalite özelliklerinin sağlandığını doğrulamak için en somut çalışmalardan biri. Çeşitli test adımları, test türleri ve test süreçlerinden çok yazılımcı olarak, geliştirme aşamasında yapmadığımız testlerden bahsetmeye çalışacağım. Neden yapmadığımızın sebebini bulabiliriz belki…

Neden “test” yazmıyoruz?

Bir çok sebep sayabiliriz sanırım. “Zaman bulamıyorum”, “Gerek duymuyorum”, “Test benim işim değil ki”, “Test kodu yazacağıma, 10 tane ekstra özellik yazarım” falan gibi çeşitli sebepler sanırım çoğu kişinin ortak cevabı olacaktır. Biraz acı olacak belki ama ne yazık ki bunlar bahaneden başka hiç bir şey değil. Hiç biri geçerli bir sebep değil. Test yazmıyor olmamızın en büyük sebebi, aslında kendimiziz. Test

Yazdığımız kodların, test edilebilir olmaması test yazmıyor olmamızın en büyük sebebi. Test edilebilir kod yazmak, test yazmaktan çok daha zor bir olay ne yazık ki. Test yazmak isteyip de bu gerçekle karşılaştığımız zaman, motivasyonun kaybolması ve test yazmayı bırakmak en çok duyduğum ve bizzat da yaşadığım bir olay. Test edilebilir kod yazmak, belli bir zaman geçtikten sonra bazı konulara hakim olduktan sonra daha kolay olacaktır. Bu noktada herkes biraz öz eleştiri yaparsa benzer şeyleri düşüneceğine inanıyorum. Test edilebilir kod yazmak, çeşitli yazılım geliştirme prensiplerine hakim oldukça daha kolaylaşacaktır. Yazdığınız kodlar için birim test yazmaya başladığınızda bir noktada tıkanıyorsanız, yılmadan neden yazamadığınız, kodun neresinde tıkandığınız konusunda düşünmeye başlayın. Daha sonra problem ile ilgili olabilecek prensipleri(mesela OOP prensipleri yani SOLID ya da diğer prensipleri; YAGNI,KISS….vs.), kodunuzda doğrulamaya çalışın. Bu şekilde hem kodunuzu iyileştirmiş, hem de test edilebilir bir koda sahip olmuş olacaksınız. Zamanla bu bir alışkanlık haline geleceğinden, yazdığınız kod için birim test yazmak çok daha kolay olacaktır. Yazdığınız kodlara, test yazabiliyor olmak, programınızın çalışabilirliğini doğrulamak dışında, tasarımınızı da doğru bir şekilde refactor etmenizin en etkili yöntemi olacaktır ayrıca.

TDD

Test yazmak, farklı bir düşünce yaklaşımı da gerektirdiğinden, normal bir kodla, test kodu yazmak farklılık gösterecektir. Genelde metod yazarken, ilk olarak “doğru” sonuç odaklı bir yöntem izleriz. Çünkü, “doğru”yu zaten biliyor oluruz ve bu genelde kolay gelir. MusteriGetir() diye, belli bir parametre aldığında müşteri bilgilerini getiren metodu yazarken, getirilen müşterilerin aktif/pasif durumu, geçerli bölgesi, alışveriş durumları vs. gibi kontrol edilmesi gereken arka plandaki ihtiyaçlar sonradan kodumuzda yer bulur. Hele bu ihtiyaçlar net değilse, en basit kontrol durumları bile atlanır. Olmaz demeyin, oluyor… Ancak ilk olarak “doğru” sonuçlara odaklanmak yerine, olabilecek diğer ihtimalleri de kontrol edebilecek bir şekilde kodumuzu tasarlarsak, test edebileceğimiz kapıları kendiliğinden açmış olacağız. Daha sonra test yazmak zaten kolay olacaktır. Çünkü kapılar bize neleri test etmemiz gerektiğini gösterecektir. Bu noktada TDD(Test Driven Development)’ın altını çizmek isterim. Benim çok tercih ettiğim bir yaklaşım olmasa da belki size kolaylık sağlar. TDD ve test yazmanın farklı şeyler olduğunun da ayrıca özellikle altını çizmek isterim. TDD, birim testlerinizi önce yazarak kodu geliştirme yönünde sizi motive eden bir geliştirme yöntemidir. Bunun dışında, test yazmak, birim test geliştirmek, geliştirmelerinizi tamamladıktan sonra da yapabileceğiniz bir aktivite olduğundan TDD’den farklı olarak yorumlanmalıdır. TDD’nin, test edilebilir kod yazma konusunda etkili olduğuna inanıyorum ama daha yazmadığınız bir şeyi test ederek ortaya çıkarmak, yukarıda bahsetmiş olduğum tasarımı etkili refactor etme konusunda engel olarak karşınıza çıkabilir. En azından benim çıkıyor. Belki daha yeterince oturmamıştır bazı şeyler, kim bilir… Bu konu biraz karışık ve uzun. Hatta bu sene Martin Fowler, Kent Beck ve David Heinemeir Hansson’un güzel bir sohbeti var. Biraz uzun ama mutlaka izleyin, dinleyin derim… Bu adresten ulaşabilirsiniz.

Devam…

Agile kavramı dünyada oldukça popüler ve oturmuş bir kavram artık. Hatta kendini kanıtlamış bir çok metodoloji ile de IT sektörü için olmazsa olmazlardan oldu. Ülkemizde yeni yeni farkındalığı oluşmakta. Bu bağlamda Scrum Turkey‘in önderliğinde çok güzel bir program başlıyor. Agile’ı daha iyi tanımak ve öğrenmek için başlatılan, üniversite son sınıf öğrencileri ya da yeni mezunlara yönelik bu program ile, konunun uzmanlarından Agile hakkında ne var ne yok hepsini öğrenme fırsatı yakalayabileceksiniz.

Kasım 2014 – Mayıs 2015 belli zaman aralıklarında gerçekleşecek kamp etkinlikleri ve program hakkında tüm ayrıntıları ve başvuru sürecini http://www.agilesparrow.com/ adresinden öğrenebilirsiniz. İlgilenenlerin şiddetle katılmasını tavsiye ederim…Fırsat güzel, kaçmaz…

agilesparrow

Karmaşık problemleri yazılım ile çözerken, teknik olarak ne kadar fazla bilgiye sahip olsak da, çeşitli noktaları atladığımızda daha fazla karmaşıklık yaratan çözümler ile karşı karşıya gelebiliyoruz. Java’nın JDK’sını çok iyi bilmemize  ya da .NET Framework’ün tüm özelliklerini gözü kapalı sayabilmemize ya da javascript ile client’lar da takla atıp, avuda kalkmamıza rağmen, neden hala yazılım sorunları ile uğraşıyoruz? Ya da geliştirme süresince neden sorunlar ile karşılaşıyoruz?

Teknik yetkinlik dışında, temel bazı prensip ya da tecrübeleri anlama konusunda eksik kaldığımızda, bir çok sorun karşımıza “dann” diye çıkacaktır, çıkıyor da hatta… Bu yazıda yazılım geliştirirken, düşünme şeklimize yön verecek, yol gösterecek bir kaç prensipten bahsetmek istiyorum, -ki eminim bir çoğunuz da adı gibi biliyordur, ya da en azından duymuştur. KISS,YAGNI,SOC,TDD,WET….

overengineeringKISS – Keep It Simple, Stupid

KISS, basitlik ve sadeliğin altını çizen, bence, en önemli yazılım geliştirme prensibi. Basitlik, kulağa olumsuz bir durum çağrıştırsa da, karmaşık problemleri çözmek adına çoğu zaman çok kritik olabiliyor. Basit düşünmek, düşünebilmek problemin temel sebebini görebilmek adına oldukça önemli. Kolay bir yol ile çözülebilecek problemleri ya da başka bir ifade ile, bir kaç satır kod ile geliştirilebilecek bir metodu,  gereksiz ifadeler ile karmaşık hale sakın getirmeyin der bu prensip basitçe. Bunu derken, ihtiyacı en basit şekilde düşünerek, gerçekten ihtiyaca yönelik özellikleri öne çıkarmanın da altını çizer.  Bir sistem ne kadar karmaşık olursa, onun sürdürebilirliğini sağlamak o kadar zor olur.  Tabi, bu prensibi ele alırken, kalite özelliklerini mutlaka dikkate almak gerek. Basit olacak diye kalite özelliklerini görmezden gelirseniz sonuçta ortaya çıkan şey “basit” değil “sığ” olur.

YAGNI – You Ain’t Gonna Need It

YAGNI, ihtiyacımız olmayacak şeyleri sisteme dahil etmemeyi söyleyen bir prensip. KISS’e oldukça benziyor belli noktalardan aslında.  Geliştirme aşamasında, bazen öngörülü(?) davranıp ileride lazım olabileceğini düşündüğümüz sınıfları,metodları yazarız. Bu, hem ileride lazım olabilir(?) öngörüsü, hem de yaptığımız geliştirmeyi daha büyük görmek istememizden kaynaklanıyor aslında.  E-mail atabilmemizi sağlayan bir sınıf ihtiyacımız olduğu zaman “Öyle bir sınıf yazdım ki, hem SMS atıyor, hem e-mail, hem de Push Notification gönderiyor” diye havalara girdiğimizde, zamanı geldiğinde gerçekler tokatı yapıştırır. YAGNI, bu tokatın gelmemesini sağlayan en önemli prensip.  Yazılımlara, sanatsal yönümüzü de kullanarak geliştirdiğimiz/eklediğimiz her özellik, temelinde ekstra maliyet olarak karşımıza çıkacaktır. Talep edilmemiş olmasına rağmen, geliştirdiğimiz bu özellikler ek test eforu, dökümantasyon ve sonrasında da bakım kavramlarını da dikkate almamızı gerektirecektir.  Ek özellikler ile alengirli bir yazılım yapalım derken, aslında daha karmaşık ve daha da karmaşıklığa giden bir yazılım geliştirme ihtimalimiz o kadar artar. O yüzden, ihtiyaç olarak belirtilmemiş geliştirmelerden kaçıyoruz…

Çok fazla karambole gitmemesi için bu prensiplerden parça parça bahsediyor olacağım…O yüzden KISS ve YAGNI ile şimdilik bu kadar. Devamı çok yakında…